Pozitif Günler Nedir?
}

MASAL DİNLETİSİ

Mehlika Gülendam BİRGÜL

Nilüfer Halil İnalcık Bilim ve Sanat Merkezi Edebiyat Proje öğrencisiyim. 10 sınıftayım. 2019'da yazdığım ve "Masal Bu Ya" Yarışmasına göndermiş olduğum "Toprak Kokusu" adlı masalım, Türkiye 3.lüğüne layık görüldü. Aşağıda metnini paylaştığım, Toprak Kokusu'nu Şiirli Masal Dinletisine dönüştürmek ve Bursa'da lösemili çocuklara sunmak amacıyla yarışmanıza katılmak istiyor, iyi çalışmalar diliyorum. TOPRAK KOKUSU Bir varmış bir yokmuş; Allah’ın kulu çokmuş. Pireler berber, develer tellal iken; ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ülkenin birinde Rüya Sultan adında bir sultan yaşarmış. Bu sultan ülkesini, halkının gördüğü rüyalara göre yönetirmiş. Rüya Sultan, yedi bin katlı Rüya Sarayı’nda oturur; altın tepsiler sultana yemişler sunar, mor kanatlı beyaz kuşlar ise ülkenin dört bir yanından rüya haberleri getirirmiş. Bu sarayın, güzelliği dillere destan Düş Bahçesi adında bir de bahçesi varmış. Rüya vezirleri, bütün bir yıl, halkın anlattığı rüyaları dinler; hayra yorulanlar arasından, en önemli rüyalar seçilir; bunlar Düş Bahçesi’nde, halkın önünde son bir kez anlatılır; anlatılan rüyaların gerçekleşmesi dileğiyle törenler, son bulurmuş. Günlerden bir gün, çok uzak diyarlardan bir atlı, Rüya Ülkesi’ne doğru yola koyulmuş; Ak atını yağmur damlalarından daha hızlı sürüyormuş; az gitmiş, uz gitmiş dere tepe düz gitmiş ve tez vakitte Rüya Sarayı’na ulaşıvermiş. Saray kapısı, yetmiş altın, yedi yüz gümüşle süslü, yedi dev boyunda bir kapı imiş. Kapının önündeki nöbetçi askerler atlıya ne istediğini sormuş. Atlı, telaşla askerlere cevap vermiş: - Rüyam var, rüyam! Hemen yorumlanması gereken çok önemli bir rüya... Nöbetçiler bunu duyunca kapıyı telaşla açmışlar. Askerler, büyüklüğü ve güzelliğiyle güneşi kıskandıran Düş Bahçesi’nde koşuşturup bağrışmaya başlamışlar: -Tez çekilin yoldan!... Rüyası var!... Rüya Askerleri böyle bağrışarak, atlıyı kaşla göz arasında sarayın dokuz yüz doksan dokuzuncu katındaki Rüya Vezirlerinin huzuruna çıkarmışlar; ve başı bulutlara uzanan gök mavisi balkondan, Sultan’ın topraklarını seyreyleyip istişarede bulunan vezirlere müjdeyi vermişler: - Rüyası varmış! Acele yorumlanması gereken çok önemli bir rüya… Askerlerin telaşı öylesine büyükmüş ki sadece vezirler değil, gökyüzündeki bulutlar bile huzura getirilen adamı merakla süzmüş. Sarayın yollarını kapatan son kardan beri, rüya müjdesi de gelmiyormuş saraya. Bu yüzden vezirler sevinçle emretmişler: - Anlat, bakalım. Adam, başlaymış heyecanla anlatmaya: - Baş Vezirim, bir rüya gördüm: Rüyamda sultanın şehzadelerden biri, Düş Bahçesi’ni kazıyordu. Yedi gün mü, yedi ay mı desem orasını bilemem ama bahçe ne kadar kazıldıysa kazıldı, sonunda başı bulutlara değen, pençelerini Rüya Sarayı’na geçirmiş, kalpleri ve dünyayı fethetmeye hazır bir kurt, kara toprak altından fırlayıp çıktı; Ormana doğru koşup gözden kayboldu. Kırk gün mü desem kırk yıl mı; karadan daha kara mı desem yoksa aktan daha ak bir vakit mi, orasını bilemem ama şehzade, aradı taradı, sonunda başı bulutlardaki kurdu buldu ve ona sahip çıktı. Yedi dünya bir araya gelse gene de kimselere itaat etmeyecek o koca kurt; şehzademiz karşısında diz vurdu, boyun eğdi. Vezirler bu rüyayı çok beğenmişler. Hemen adamı sultanın huzuruna çıkarıp rüyasını dinletmişler. Rüya, sultanın da çok hoşuna gitmiş. Adamı, ağırlığınca altınla ödüllendirip memleketine geri göndermiş. Ardından hemen rüyadan haberi olmayan şehzadelerinden en büyüğünü huzuruna çağırmış ve ona Düş Bahçesi’ni kazma emri vermiş; ardın da eklemiş: - Topraktan ne çıkarsa senindir. Şehzade, emriniz can baş üstüne Sultanım, diyerek başlamış toprağı kazmaya. Sabahtan akşama kadar durup dinlenmeden kürek sallamış ama ortaya hiçbir şey çıkmamış. O günün akşamı, sarayda bir ziyafet varmış. Bir tek kuş sütünün eksik olduğu sofralar kurulmuş, eğlenceler düzenlenmiş ve ziyafet başlamış. Saraydan yükselen kahkahalara, nefis yemek kokuları da eklenince şehzade, daha fazla dayanamamış; kazmasını küreğini bırakıp sultanın huzuruna çıkmış ve: - Sultanım! Sabahtan beri, aç susuz kürek sallamaktayım fakat ortaya bir şey çıkaramadım. Bende güç kuvvet kalmadı. İzniniz olursa kazmayı bırakıp ben de sofranıza katılmak isterim, demiş. Sultan, oğlunun pes ettiğini anlamış ve: - Demek seni, ziyafet ve eğlence pes ettirdi. Nefsine zayıflık gösterdin. Kazıya başlarken topraktan ne çıkarsa senindir, demiştim. O halde topraktan sana, nefsine yenilgi çıktı. Madem yenilgini kabul ediyorsun buyur sofraya, demiş ve hemen ortanca oğluna, kazıya başlaması emrini vermiş; ardından da eklemiş: - Topraktan ne çıkarsa senindir. Ortanca oğul, emriniz can baş üstüne Sultanım, diyerek başlamış toprağı kazmaya. Yedi gün, yedi gece boyunca toprağı kazmış fakat o da bir şey bulamamış. Bu arada halk arasında söylentiler dolaşır olmuş: Padişahın ortanca oğlu, işi gücü bırakmış, sıradan bir işçi gibi kürek sallayıp duruyor, böyle şehzade mi olur? Diye. Bu dedikodular ortanca şehzadenin kulağına kadar gelmiş. Çok sinirlenmiş şehzade, kazmayı küreği bırakıp öfkeyle babasının huzuruna koşmuş ve şöyle demiş: - Sultanım! Yedi gün, yedi gecedir, yarı aç yarı susuz toprak kazıyorum ama ortada bir şey yok. Böyle şehzade mi olur? diye halk benimle eğlenir oldu. İzniniz olursa işime gücüme dönmek isterim. Oğlunun sinirden kıpkırmızı kesildiğini ve pes ettiğini gören sultan: - Demek, halkın boş sözleri, dedikoduları seni böyle kızdırıp pes ettirdi. Öfkene yenik düştün. Kazıya başlarken topraktan ne çıkarsa senindir, demiştim. O zaman sana, topraktan öfkene yenilgi çıktı. Madem yenilgini kabul ediyorsun görev kardeşinindir demiş ve küçük oğluna, kazıya başlaması emrini vermiş; ardından da eklemiş: - Topraktan ne çıkarsa senindir. En küçük oğul da emriniz can baş üstüne Sultanım, diyerek başlamış toprağı kazmaya. Yedi gün yedi gece boyunca yarı aç yarı susuz toprağı kazmış ama hiçbir şey bulamamış. Yine de pes etmemiş; Haftalar, aylar boyu Düş Bahçesi’ni kazmaya devam etmiş. Bu arada, halk arasında dedikodular almış yürümüş: “Şehzade sıradan işçi oldu, kürek sallayıp duruyor. Böyle şehzade mi olur, ülkenin başına bu mu geçecek? Diye. Şehzade ne açlığa, ne uykusuzluğa ne de dedikodulara aldırmış. Bildiğinden şaşmayıp sabırla çalışmaya devam etmiş. Kazmayı her toprağa vuruşunda, Sultanımın vardır bir bildiği, demiş; ve yedinci ayın son akşamında, kazmayı son kez vurmuş toprağa. Vurur vurmaz kara topraktan başı bulutlara değen koca bir kurt fırlamış. Şehzade önce şaşırmış, telaşlanmış; ardından sultanının sözlerini hatırlamış: “Kara topraktan ne çıkarsa senindir.” Kurdu zapt etmek için ileri atılmış ama daha yanına varamadan kurt ormana dalıp gözden kaybolmuş. Şehzade demiş ki: - Madem bu kurt benimdir, o zaman onu aramalı, bulmalıyım. Kurdun ardından ormana girmiş. Kırk gün, kırk gece boyunca kurdu aramış. Gündüz güneş tenini yakmış, gece soğuk bedenini titretmiş lakin küçük şehzade yılmamış, başı bulutlardaki kurdu aramaya devam etmiş. Kırkıncı günün dondurucu gecesinde, kırk bin kurtluk ordusuyla beraber başı bulutlardaki kurt, şehzadenin karşısına dikilmiş ve aya doğru uluyup yeri göğü inletmiş. Fakat şehzade, bu inlemeden korkmamış; tam tersine atını kurdun üstüne sürmüş ve demiş ki : - Her kimsen, her neysen!... Bana katıl, ardım sıra gel, düşleri gerçek yapalım. Kurt: - Ben, ardımdaki kırk bin kurtluk ordunun başı, Gökkurt’um. Sen, yedi ay boyunca gece gündüz demeden, yarı aç yarı susuz, sabırla çalıştın. Yetmiş kat toprağın altından, beni gün yüzüne çıkardın. Sayende, yedi yıldır bu ormanda beni bekleyen sürüme yeniden kavuştum. Böyle sabırlı, azimli ve cesur birinin önünde minnetle eğiliyorum, diyerek şehzadenin karşısında boyun eğmiş, dizini toprağa vurmuş. Bu vuruşla beraber toprak, yetmiş kat altındaki yedi yıllık sırrını gün yüzüne salıvermenin sevinciyle şöyle bir havalanmış ve böylece yeri göğü mis gibi toprak kokusu sarmış. Bunun üzerine Gökkurt’un ordusu da şehzadenin önünde baş eğip diz vurmuş. Şehzade, önünde eğilen kurdun başına dokunur dokunmaz kendini onun sırtında bulmuş. Gökkurt’a saraya gitme emri vermiş. Kurt ve ordusu yedi adımda saray kapısına varmışlar. Rüya Sultanı, günlerdir gözü yolda, merak ve endişeyle oğlunu bekliyormuş. Başı bulutlarda bir kurt sürüsüyle beraber oğlunun, saraydan içeri girdiğini görünce, sevinç içinde haykırmış: - Halkım, Düş Bahçesi’nde toplansın!... Şehzade, Gökkurt’la beraber sultanın huzuruna çıkmış ve olanı biteni bir bir anlatmış. Oğlunun sabrı, cesareti, çalışkanlığı sultana övünç olmuş; kendinden sonra tahtını ve ülkesinin yönetimini küçük oğluna bırakmış. Bunun üzerine Gökkurt, Şehzadeye demiş ki: - Benden, sana katılmamı, ardın sıra gelmemi istedin. “Düşleri gerçek yapalım.” dedin. Söyle bakalım, gerçekleşmesini istediğin düş nedir? Şehzade hiç tereddüt etmeden cevap vermiş: - Ülkemin mutluluğu yani halkımın düşlerini gerçekleştirmek. Küçük Şehzadenin dileği kabul olmuş. Küçük Şehzade, Gökkurt ve ordusuyla birlikte bir cihan sultanı olmuş; Ülkesinin mutluluğu, huzuru için çalışmış; Dünya döndükçe halkının düşlerini, gerçeğe çevirmek için hüküm sürmüş. Gökten üç elma düşmüş; biri benim, biri bu masalı dinleyenlerin başına… Eğer biri de sizin başınıza olsun isterseniz tüm zorluklara rağmen asla vazgeçmeyeceğiniz ve sabırla peşinden koşacağınız düşler edinin; ve günlerden bir gün, düşlerinizden biri gerçekleşir de ardından mis gibi bir toprak kokusu, yeri göğü sararsa bilin ki bu işte, Küçük Şehzade’nin ve Gökkurt’un parmağı vardır. Çünkü Gökkurt bu kez sizin için baş eğip toprağa diz vurmuş; toprak bir kere de sizin adınıza sevinçle havalanmıştır.