Pozitif Günler Nedir?
}

Bir Dilek Tut

Elif AKPINAR

AMAÇ Proje kapsamında, özel yetenekli öğrencilerin kapasitelerini Değer eğitimi odağında ve sanatsal gönüllülük faaliyetleri kapsamında organize etmek; Söz konusu organizasyonla milli, manevi, kültürel değerlerin tanıtımına, geliştirilmesine ve olumsuzlukların bahsi geçen faaliyetler aracılığıyla sağaltılmasına katkıda bulunmak, amaçlanmaktadır. ÖZET “Bir Dilek Tut” Projesi kapsamında, özel yetenekli öğrencilerin kapasitelerini Değer eğitimi odağında ve sanatsal gönüllülük faaliyetleri kapsamında organize etmek; amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda, projenin gönüllülük faaliyetleri, Bursa’da tespit edilecek Sevgi ve Huzur Evlerinde gerçekleştirilecektir. Bu nedenle iki ayrı hedef kitle için iki ayrı drama eseri ortaya konulup sergilenecektir. Sevgi Evleri Hedef Kitlesine Yönelik: 2019-2020 Eğitim-Öğretim ylı 1. Döneminde, Halil İnalcık BİLSEM öğrencileriyle Yaratıcı yazma ve Dramatizasyon etkinlikleri planlanacak. Söz konusu plan kapsamında “Bir de Benden Dinle” adlı drama, bir Karagöz-Hacivat oyunu ve üç masal uyarlaması etrafında kurgulanacaktır; fakat bu kez masal kahramanları, ikinci planda bırakılarak olaylar, kahramanın karşıtı diğer karakterler(öteki) üzerinden yeniden yorumlanacaktır. Bu bakış açısıyla BİLSEM öğrencilerinin ötekileştirmeye maruz kalanlarla empati kurmaları ve gönüllülük faaliyetleri kapsamında söz konusu empatiyi Sevgi Evlerinde yaygınlaştırmaları hedeflenecektir. Huzurevleri Hedef Kitlesine Yönelik: 2019-2020 Eğitim-Öğretim ylı 1. Döneminde, Halil İnalcık BİLSEM öğrencileriyle Yaratıcı Yazma ve Dramatizasyon etkinlikleri planlanacak. Söz konusu plan çerçevesinde Cumhuriyetten günümüze Türk edebiyatının usta şairlerinin(mevta olanlar ele alınarak alan sınırlaması yapılacaktır.) şiirlerinde, baba-çocuk-ebeveyn-aile temalarını işleyen şiirler tespit edilecektir. Bunlar üzerinde araştırmalar ve edebi çalışmalar yürütülerek “Babam ve Ben” adlı şiir draması hazırlanacak ve tespiti yapılan huzurevlerinde drama sahnelenecektir. Etkinliğin son aşamasında, gönüllük kapsamında, BİLSEM öğrencileri, onaylarını aldıkları huzurevi sakinleriyle yaşam öyküsü röportajları yürütecek; röportaj sonunda, sakinlerden, bir dilek dilemelerini isteyecektir. Halil İnalcık Bilim ve Sanat öğrencileriyle yürütülecek Yaratıcı Yazın çalışmalarıyla, yaşam öykülerinin kişi, zaman, mekan gerçeklikleri ortadan kaldırılarak olaylar öyküleştirilecek; bahsi geçen dilekler, öykülerin çözüm bölümlerinde kaynak olarak kullanılacaktır. Ortaya çıkarılan nitelikli öyküler, kitaba dönüştürülerek saha çalışması yapılan huzur evlerine dağıtılacaktır. Bütün bu çalışmalar kapsamında, “Babam ve Ben Drama sunumu ve “Bir Dilek Tut” kitabı yazın çalışmaları sürecinde, özel yetenekli çocukların değer eğitimi kazanımlarına; edebi-sanatsal beceri gelişimlerine ve bu becerileri gönüllülük faaliyetleri kapsamında iyi amaçlar doğrultusunda kullanmalarına katkı sağlanması hedeflenecektir. FAALİYET BASAMAKLARI: • 2019-2020 Eğitim-Öğretim yılı 1. Dönemi boyunca Nilüfer Halil İnalcık BİLSEM Edebiyat Öğretmeni rehberliğinde, BİLSEM öğrencileriyle drama çalışması yürütecektir. • Drama çalışmaları devam ederken, projenin gönüllülük faaliyetlerinin verileceği Huzur ve Sevgi Evlerinin belirlenecektir. • Tamamlanan drama çalışmasının sahnelenmesi içi Huzur ve Sevgi Evlerine yönelik etkinlik takvimin çıkarılacaktır. • Tespiti yapılan kurumlardaki Sevgi Evleri çocuklarına planlan etkinlik takviminde, Karagöz-Hacivat Evi’nde drama gösterisinin yapılacaktır. * Sunumların ardından Sevgi Evlerine birer adet Karagöz Gölge Oyunu seti hediye edilecek ve Sevgi Evlerindeki çocuklardan, hayallerinden, geleceğe ait düşlerinden yola çıkarak bu setler aracılığıyla “Bir Dilek Tut” teması kapsamında bir oyun sergilemeleri istenecektir. *Sevgi Evleriyle oluşturulacak takvim çerçevesinde, bu evlerdeki çocukların “Bir Dilek Tut” oyunlarının sahnelenmesi sağlanacaktır. • Tespiti yapılan Huzurevlerinin planlan etkinlik takviminde, ziyaret edilerek Babam ve Ben Şiir dramasının sahnelenmesi ve yaşam öyküsü röportajlarının yapılması. *Röportajların öykülere dönüştürülmesi. *Bir Dilek Tut kitabı adı altında öykülerin basımı. *Kitapların Huzurevlerine dağıtımı. BABAM VE BEN (Müzikli Şiir Dramatizasyonu) Şiir dinletimizin ana teması “baba-çocuk ”ilişkisi fakat biz dinletimize bir filozof ve yazar olan Jean-Jacques Rousseau ile başlayacağız. Siyasi fikirleri, Fransız Devrimini etkilemiş, düşünceleri özellikle, Devrim'den sonra kurulan devletin kalkınmasında, toplumun sosyal yapısında ve eğitim sisteminde etkili olmuştur. “Çocukları, yeteneklerini ortaya çıkarmaları ve olmak istedikleri şeyi olmaları için özgür bırakmalıyız. Biz onlara hakim, asker ya da din adamı olmalarını değil yaşamayı öğretebiliriz ve onlar bir meslek sahibi olmadan önce insan olmalılar. “ der, Rousseau. Eğitime dair düşüncelerini anlattığı kitabı “Emile" Avrupa'nın bütün dillere çevrilmiş; günümüz eğitim felsefelerinin çoğuna esin kaynağı olmuştur. Fakat ironik olan, eğitime ait görüşleriyle bir anlamda dünyaya yön veren Rousseau’nun eşinden ayrıldıktan sonra geriye kalan 5 çocuğunun yetimhanede büyümesidir. Rousseau’nun ironisi ister istemiz şunu düşündürüyor insana: Belki de anne- çocuk ilişkisinden çok daha karışık çok daha komplike bir ilişkidir baba- çocuk ilişkisi. Ve edebiyatımız bu ilişkinin birbirinden özel, ilginç, dramatik örnekleriyle doludur. Biz bunlardan ilk olarak Oğul Can YÜCEL ile babası Hasan Ali YÜCEL’in ilişkisiyle başlayacağız. Hasan Ali Yücel’in ilk çocuğunun doğduğu yıl, Cumhuriyet de üç yaşına girmiştir henüz. Yapacak çok işi vardır bu kuşağın... Hasan Ali Yücel, “Memleket hizmet bekler.” düsturuyla yola çıkanlardandır ve bu düsturla memleketin çehresini değiştirecek işlere imza atar. Fakat memleketin çehresini değiştirmek bir anlamda aileden de ayrı kalmak demektir ve oğul Can YÜCEL’in mısralarına şöyle yansıyacaktır bu ayrılık: Şair: Can YÜCEL Öğrenci: Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim Hayatta ben en çok babamı sevdim. Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk Çarpı bacaklarıyla ha düştü, ha düşecek Nasıl koşarsa ardından bir devin, O çapkın babamı ben öyle sevdim. Bilmezdi ki oturduğumuz semti, Geldi mi de gidici… hep, hepp acele işi! Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi. Atlastan bakardım nereye gitti, Öyle öyle ezber ettim gurbeti. Sevinçten uçardım hasta oldum mu, 40’ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul’a, Bi helallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla! Tifoyken başardım bu aşk oyununu, Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu. En son teftişine çıkana değin Koştururken ardından o uçmaktaki devin, Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için Açıldı nefesim, fikrim, can evim. Hayatta ben en çok babamı sevdim. ŞARKI: Bana Bir Masal Anlat Baba Yorumlayan: BİLSEM Müzik Alanı Öğrencisi ŞARKI: Bana Bir Masal Anlat Baba Yorumlayan: BİLSEM Müzik Alanı Öğrencisi Cemre Sena DEMİR:Yalnızca Can Yücel’de değil; baba çoğu kez özlemdir; özlenendir, beklenendir şiirlerde. İşte Ziya Osman SABA’nın mısraları... Anne köşe minderi, namaz örtüsü, ortancalarla anılırken; baba için müjdeyi verecek kapı sesi beklenmektedir. Şair: Ziya Osman SABA Öğrenci: BİR ODA BİR SAAT SESİ Bir oda, içinde bir saat sesi Hayatın sırtımdan giden pençesi, Ve beni maziye götüren bir el, Eski günlerimiz, sessiz ve güzel... Bulduğum kayıplar, her günkü yerin, İşte konsol, ayna, köşe minderin, Seccaden, tesbihin, namaz başörtün. Bir şey değişmemiş, sanki daha dün. Yine ortancalar altı camının, Dışarda sükûnu yaz akşamının, Bahçemiz sulanmış, ıslak her çiçek. Kapı çalınacak, babam gelecek... Metin Sunumu: Şairler: Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rıfat “Fotoğraf Şiiri” Dramatizasyon Öğrencileri: Orhan Veli’nin Babası: Orhan Veli’nin Kız kardeşi: Peki, baba yalnızca özlem olarak mı yansımıştır mısralara. Hem özlenen hem de bir parça kendisinden çekinilendir baba, otorite figürüdür. Bu figürün en güzel belki de en anlamlılarından biri de Şair Orhan Veli ve babası arasında yaşanmıştır. Edebiyatımıza “Garipçiler” olarak geçen üç şair Orhan VELİ, Melih CEVDET ve Oktay RIFAT… 1941 yılında yayınladıkları “Garip” adlı şiir kitabı, edebiyatımızın en büyük tartışmalarından birini başlattı. Yıllar sonra, Melih Cevdet eski bir fotoğrafa bakıp edebiyatımızda çığır açan “Garip” dostluğunu şöyle anacaktır: Öğrenci: Şair: Melih Cevdet ANDAY FOTOĞRAF Dört kişi parkta çektirmişiz, Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi... Anlaşılan sonbahar Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli Yapraksız arkamızdaki ağaçlar... Babası daha ölmemiş Oktay'ın, Ben bıyıksızım, Orhan, Süleyman efendiyi tanımamış. Ama ben hiç böyle mahzun olmadım; Ölümü hatırlatan ne var bu resimde? Oysa hayattayız hepimiz. Melih Cevdet ANDAY Orhan Veli’nin Babası: Garipçiler savundukları şiir anlayışıyla yalnızca edebiyat çevresiyle değil aileleriyle de zaman zaman mücadele etmek zorunda kaldılar. Hani dediniz ya “… hem özlenen hem de bir parça kendisinden çekinilendir baba, otorite figürüdür. Ama bu otoriteyi koruyabilmek her zaman kolay değildir. Bu yüzden biz babaların da kendine göre yöntemleri vardır. Öyle her konuyu çocukla konuşmayız, mesela. Oğlum Orhan’ı, uyarmak için ben de öyle yaptım. Çektim kız kardeşini bir köşeye: - Kızım, söyle şu ağabeyine . Cumhurbaşkanlığında Bando Şefiyim , ben. Ağabeyin, “Fakirim, param yok.” diye şiirler yazıyor. Komşular acıyarak bakıyor bana. Alışveriş yaptığımda esnaf “Abi, sonra verirsin.”diyor . Yazmasın şöyle şiirler. …bütün eleştirilere ve babadan gelen uyarıya rağmen sokaktaki insanın dünyasını, günlük telaşelerini ve yaşam mücadelesini şiirin konusu yapmaya devam eder Orhan Veli de diğer Garipçiler de. Duvardaki Çatık Kaşlı Resim’de bir şehit çocuğu sözü alırken; başka bir şiirde halktan bir adam olan Süleyman Efendi’nin ayağındaki nasır, şiire konu olur. Şair: Melih Cevdet ANDAY Öğrenci Şair: EVLAD-I ŞÜHEDA Duvardaki çatık kaşlı resim Her yana aynı anda bakar Sağında dur veya solunda. Duvardaki çatık kaşlı resim Kardeşti, babaydı eskiden, Bu yıl büyükbaba, kayınpeder. Kılıcı sandık odasında durur, Samur kürkü satıldı Şehit babamızdan kalan ne? 1600 kuruş üç ayda Ve beş paralık posta pulları ‘Evlâd-ı şühedaya mahsustur.” Melih Cevdet ANDAY Sertan ERAYVAZ: “Basit, çocukça mısralar bunlar...” şeklindeki eleştirilere rağmen şiire çocuk gözünü ve yüreğini katmaktan da geri kalmadık. İşte “Uçaklar” şiirim o yürekten dökülen mısralardır. Şair: Oktay RİFAT Öğrenci Şair: Sertan ERAYVAZ UÇAKLAR Uçaklar gelecekmiş Korkum yok benim Kâğıt gemilerim Kurşun askerlerim hazır Hem bunlar bozulursa Babam yenilerini alır Oktay RİFAT :Dinletimizin bu bölümüne, Fazıl Hüsnü DAĞLARCA’yı konuk edeceğiz. O, Türkçenin Ses Bayrağı olarak yerini aldı edebiyatımızda. 94 yıllık ömrüne yetmiş kitap sığdırmıştır. Bu nedenle Cemal SÜREYA, Fazıl Hüsnü’yü “Şiir Tankeri” olarak niteler. Biz dinletimiz için bu tankerden “ Meçhul Çocukların El İşi Vazifesi” şiirini seçtik. Fazıl Hüsnü’nün babası bu şiirde, önce bir otorite figürü olarak çıkar karşımıza fakat şiirin son mısraları, babanın ölümünün ardından bir türlü doldurulamayan o kocaman boşluğa yakılmış ağıt gibidir. Şiir Seslendirme ve Dramatizasyon: Cemil İŞANLAR- Fazıl Hüsnü DAĞLARCA Şiir Dramatize Öğrencileri: Baba: Anne: Kardeş: Meçhul Çocukların El İşi Vazifesi Oturmuştuk büyük masanın etrafına, Babam gazete okuyordu, biz ders çalışıyorduk. Hesap vazifesini aceleyle yapıyordum, Vardı benim içimde başka yolculuk. Nihayet sıra geldi babamdan çekinerek, Çıkardım el işi defterimi çantamdan. Mektepte başladığım bir iş vardı nur gibi Ki nur kesiliyordum aklıma geldiği an. Masallar ve rüyalar gibi kalpler kesmiştim, El işi kâğıtlarının birçok rengiyle. Renklerin arasındaki sevgiyi anlayarak Yapacaktım onlardan bir aile. Birbirlerinden sonra çok güzel oldular, Ellerim yanıyordu değdikçe onlara. Kalpler, parlak, güzel ve bin hülyaya doğru, Kalpler, yaşar gibi, rabbim ne manzara. Ve nihayet dirseğimle dürttüm, Çağırdım kardeşimi saadetime kadar. O baktı ve hepsi baktı hayretle, Kitapları terkedip hülyama karıştılar. Artık el işi kâğıtları fazla mı parlıyordu, Kalplerin zarif şekli daha mı incelmişti ne. Annem bile çevirmişti başını, Ilık odamızın bu tuhaf sessizliğine. Ve babam birdenbire hissetti Gözlüğünün üstünden süzdü halimizi. Kızıyor gibiydi kitaplar bırakılmış, Bana işaret verdi ablamın dizi. Mavi damarları çıkmış kocaman elini, Uzattı babam bize doğru gülerek. Aldı defterimi ve seyretti tatlıca, Başını sallarken dedi: güzel gerçek. Fakat düşmüş bir tanesi, diye devam etti, O zaman biz güldük yaramaz ve çılgın. Beyaz kalbi görmemişti ne tuhaf, Hayretimiz ve neşemiz üstündeydi hayatın. Ve birgün bana baban öldü dediler, Hissederken renkleriyle nasibim olan yurdu. O el işini hatırladım, ağlayarak, Acaba onlar da mı beyaz kalbi görmüyordu! Fazıl Hüsnü DAĞLARCA Sunum: Söz, Cemal SÜREYA’nın teşbihine gelmişken SÜREYA’nın “Sizin Hiç Babanız Öldü mü? Şiirinin de tam vaktidir, şimdi. SÜREYA’nın, babasının ölümünden yıllar önce yazdığı bu şiiri, İbn-i Sina İşitme Engelliler Okulu’ndan … … tarafından sizlere sunulacaktır. (İleriki yıllarda Cemal SÜREYA’nın “Sizin Hiç Babanız Öldü mü?” şiirini “ilkel” olarak tanımlamasına hassasiyet göstermek; ayrıca bir projede özel eğitime tabi öğrencilerimizle de bir araya gelebilmek adına, bu şiir işitme engelli diliyle yorumlanacak ve yorum esnasında slayttan yansıtılacaktır.) Şair: Cemal SÜREYA Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü, kör oldum. Yıkadılar, aldılar, götürdüler. Babamdan ummazdım bunu kör oldum. Siz hiç hamama gittiniz mi? Ben gittim lambanın biri söndü Gözümün biri söndü kör oldum. Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak Söylelemesine maviydi kör oldum Taslara gelince hamam taslarına Taslar pırıl pırıldı ayna gibiydi Taslarda yüzümün yarısını gördüm Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü Yüzümden ummazdım bunu kör oldum Siz hiç sabunluyken ağladınız mı? Sunum: Cemre Sena DEMİR Anne- babalar yaptıkları ve yaşattıklarıyla bize yani çocuklarına birer çentik atıyor , belki de. Şiddet de bir çentik “Gözleri görmüyor , avunur. “ düşüncesiyle çocuğunuza bağlama hediye etmek de bir çentik. Bazı çentikler geride hiçbir iz bırakmadan kapanıp giderken bazıları da aşıya dönüşüyor olmalı ki, o bağlama, ses verdiği ... mısralarda “Veysel “adını ölümsüz kılabiliyor. Evet, bu bölümde bir baba tarafından hediye edilen bir enstrümanın, çocuğun hayatını nasıl değiştirdiğini ve ölümsüz kıldığını ele almak istedik. Şair: AŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU Şair Öğrenci : Gülizar Ana: Ben Veysel Şatıroğlu, 1894’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı olan Sivrialan köyünde dünyaya geldim. Yedi yaşına girdiğim 1901’de Sivas’ta çiçek salgını yeniden yaygınlaştı; ve ben de yakalandım bu hastalığa. Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kaydı ve düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım... Çiçek zorlu geldi. O gün bu gündür dünya başıma zindan. Bu düşmeden sonra belleğime bir renk kazındı: Kırmızı. Bu anı Gülizar Ana şöyle anlatıyor: “Renklerden yalnız kırmızıyı hatırladı. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastalığına yakalanmadan önce düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı... Yeşili de elleriyle bulur ve severdi.” Benim babam da şiire meraklıydı. Dertlerimi birazcık da olsa unutmam için elime sazı tutturdu. Halk ozanlarından da şiirler okutup, ezberleterek avutmağa çalıştı beni. Ayrıca yöre ozanları da zaman zaman bizim eve uğrar, çalıp söylerdi. Merakla dinlerdim bunları. Dinleye dinleye ben de söylemeye başladım. Sonrası mı? Sonra baktım ki çalıp söylediklerim gönülden gönüle akmaya, dilden dile dolaşmaya başladı. Baran GÜNERHAN (Beden diliyle arkada çalıp söylenen türküye kulak verir ve Gülizar Ana refakatinde sahneden çıkarılır.) TÜRKÜ: Uzun ince Bir Yoldayım Yorumlayan: BİLSEM Müzik Alanı Öğrencisi Öğrenci: Şair: Yahya KEMAL Öğrenci: Şair: Ahmet HAMDİ TANPINAR (Sunum I) Arif Altay YÜCEL: Şimdi ele alacağımız baba oğul ilişkisi bambaşka bir pencereden olacak. Şiir dinletisi üzerinde ilk çalışmalar başladığında hepimiz birer şair seçtik, ben de Yahya Kemal üzerinde çalışmaya başladım. Yaşım 13, şairim Yahya Kemal olunca “Nasıl çıkacağız bu işin içinden?” endişesini yaşadık. Çözümü empati oyununda bulduk. Yahya Kemal’i anlayabilmek için onunla empati kurmaya ve yaşadıklarını hayal etmeye çalıştım. Bir sabah kalktığımda doğduğum topraklar, Mustafakemalpaşa artık yoktu. Üzerinde top koşturduğum Yunus Emre parkı, sıralarında okuma yazma öğrendiğim sınıfım yerinde değildi. Cemre Sena: Bu kadarlık empati oyunu bile gösteriyordu ki Osmanlı’nın son döneminde elden çıkan vatan toprakları, bu toprakların çocuklarını herkesten çok daha büyük acılara sürüklemiş, onların yüreğinde derin yaralara sebep olmuştu. İşte bunlardan biri de Yahya Kemal’di ve Üsküplü şairin, doğduğu topraklara dair anıları, mısralarında şöyle dile geliyordu: Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum; Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum. Fakat mısralara dökülen aslında yaşanan acının dile getirilebilen, bir anlamda aysbergin görünen kısmıydı. Asıl kaybın büyüklüğünü ve derinlere kök salmış acısını görebilmek için önce Sosyolog Şerif MARDİN’e kulak verdik. MARDİN, Osmanlının kuruluşunda devletle halkın ilişkisini baba- çocuk ilişkisine benzetir. Halkı emanet olarak kabul edip onu korumayı, kollamayı üstlenmiş, bu nedenle de Kerim Devlet anlayışıyla kök salmaya başlamıştır, Osmanlı. Ve yine bu nedenledir ki bugün halen halkın dilinde Devlet, Baba’dır. Ve Babam ve Oğlum filminde dile getirilen bir gerçek de şu dur ki “Evlatlar, babalarını daima hatırlamak istedikleri gibi hatırlarlar.” … Filmin bahsi geçen sahnesi (1 dakika 6 saniye) “Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi de aynı duygularla hareket edecek, bir İstanbul şairi olma”eleştirilerine maruz kalan Yahya KEMAL, İstanbul’un en şaşalı, yani babanın en güçlü saltanatının en görkemli günlerine mısra düşürmekten vaz geçmeyecektir. Çünkü başına ne gelmiş olursa olsun, her çocuk babasını daima en güçlü haliyle hatırlamak ister.” Şair: Yahya KEMAL Şair Öğrenci: KAR MUSİKİLERİ Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu. Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu. Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı, Kilise Müziği ( Ameno) Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı, Bir erganun âhengi yayılmakta derinden... Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden. Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta, Taş Plak Tanburi Cemil Efendi Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta. Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle. Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık, Uykumda bütün bir gece Körfez'deyim artık! Sunum: Ben , dünyanın neresinde olursam olayım İstanbul Körfezinin hayaliyle rüyalara dalarken, öğrencim Ahmet Hamdi’nin gönlünü dolduran özlem de benimkinden çok farklı değildi. Ben mısralarımda babanın saltanatının en görkemli günlerini, yani İstanbul’u anarken; Ahmet Hamdi Bursa’da Zaman Şiiriyle Osmanlı’nın kuruluşunu, ilk fetihlerini, bir anlamda babanın delikanlılık günlerini dile getirir. Eski Bursa Fotoğrafları Salyt Gösterisi Eşliğinde (Bu slayt sunumu için Akkılıç Kütüphanesi Arşivinde çalışma yapmayı ve sunumuzu bu yolla zenginleştirmeyi arzu ediyoruz:))) Öğrenci: Şair: Ahmet Hamdi TANPINAR BURSA'DA ZAMAN (Eski Bursa Slaytı eşliğinde) Bursa'da bir eski cami avlusu, Küçük şadırvanda şakırdıyan su; Orhan zamanından kalma bir duvar... Onunla bir yaşta ihtiyar çınar Eliyor dört yana sakin bir günü. Bir rüyadan arta kalmanın hüznü İçinde gülüyor bana derinden. Yüzlerce çeşmenin serinliğinden Ovanın yeşili göğün mavisi Ve mimarîlerin en ilâhisi. Bir zafer müjdesi burda her isim: Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın. Güvercin bakışlı sessizlik bile Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle. Gümüşlü bir fecrin zafer aynası, Muradiye, sabrın acı meyvası, Ömrünün timsali beyaz Nilüfer, Türbeler, camiler, eski bahçeler, Şanlı hikâyesi binlerce erin Sesi nabzım olmuş hengâmelerin Nakleder yâdını gelen geçene. Bu hayâle uyur Bursa her gece, Her şafak onunla uyanır, güler Gümüş aydınlıkta serviler, güller Serin hülyasıyla çeşmelerinin. Başındayım sanki bir mucizenin, Su sesi ve kanat şakırtılarından Billûr bir âvize Bursa'da zaman. Ahmet Hamdi TANPINAR Sunum: Dinletimizin son bölümünde “Aynı göğün uzak yıldızları” olarak tanımlan iki şairimize yer vereceğiz. Nazım, 1902’de Selanik’te zengin bir paşa torunu olarak dünyaya gelir. Babası, Kalem-i Ecnebiye’de memur; annesi, Sultan Abdülhamit döneminde saray ressamından eğitim almış mesleğinde başarılı bir ressamdır. Sunum:: Varlıklı bir ailenin oğlu olarak Çemberlitaş’ta bir konakta dünyaya gözlerini açan Necip Fazıl, henüz beş yaşındayken okuma yazma öğrenir. Necip Fazıl’ın yaramazlıklarından bıkan büyükannesi on bir yaşındaki çocuğun eline romanlar, şiirler tutuşturur. İlerleyen zamanlarda ailesinin bir sonraki adımı, bu kitapları onun elinden nasıl alınacağını düşünmek olur. Sunum: Nazım, İstanbul’un işgali üzerine Anadolu’daki Kurtuluş Savaşına katılmak amacıyla İstanbul’dan yola çıktığında, yetenekli bir şair olarak tanınan 19 yaşında yurtsever bir gençtir. Bu yolculukta Anadolu gerçekleriyle yüzleşir. Arkadaşlık ettiği grupta Büyük Fransız Devrimi ve Sovyetler’e yönelik tartışmalar derinleştikçe, bilgi yönünden yetersiz olduğuna karar verip Politik Bilimler ve Ekonomi okumak üzere Moskova’ya gider. Sunum: Necip Fazıl, Darülfünun’daki başarısıyla 19 yaşında Felsefe okumak üzere Paris’e gönderilir. Kendisini yolcu etmeye gelenler, Necip Fazıl’ı şu sözlerle uğurlar: “ Tarihin malı olduğunu unutma.” Şair’in Paris’te gündüz ışığını görmedim, Paris’te gündüz nasıldır haberim olmadı.” Sözleriyle ifade ettiği bohem yaşamı, Milli Eğitim Bakanlığının burs ücretini kesmesiyle son bulur. Sunum: Ece ÇELİK: Nazım, aldığı eğitimin ardından yurda dönerken yaşamını politik kişiliğiyle örtüştürmeye çalışan sosyalist bir yurtsever olma amacındadır. Zengin bir Paşa torunu olarak başlayan hayatı, yeryüzündeki eşitsizliklere kafa tutma kararıyla birlikte altüst olacak, yoksulluğun soğuk yüzüyle tanışacaktır. Sovyet Barış Komitesi toplantısında: Burada Türkiye’min toprakları konuşuluyor… Vücudumdaki yirmi kilo kanı bir gram toprak için dökmeye hazırım, diye haykıran Nazım, ölene kadar ayrı düştüğü Vatanının hasretiyle yanıp tutuşacak, bu deli hasret, Vasiyet şiirinde şöyle dile gelecektir: Şair: Nazım HİKMET Şair Öğrenci: Orçun SARGIN Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse, tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani... Necip Fazıl’ın Vasiyet” şiirinin mısraları ise şöyledir: Şair: Necip FAZIL Şair Öğrenci: Arda ATEŞ Son gün olmasın dostum, çelengim,top arabam; Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam... Sunum: Özge Zelal ADİKLİ: Paris’teki bohem hayatın ardından yurda dönen Necip Fazıl, 2. Şiir kitabı çıktığında 24 yaşındadır ve içinin bütün huzursuzluğunu, tüm acısını kattığı “Kaldırımlar” şiiri elden ele dolaşmaktadır. Şair:Necip FAZIL Öğrenci Şair: KALDIRIMLAR I Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında, Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum. Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık; Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık; Biri benim, biri de serseri kaldırımlar. İçimde damla damla bir korku birikiyor; Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler... Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor; Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler. Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi; Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır. Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta; Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum! Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta; Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum! Sunum:: Bitip tükenmek bilmeyen eksiklik ve suçluluk hissinin içinde kopardığı büyük fırtına, şairin yaşayacağı dini-tasavvufi dönüşümün habercisidir adeta. Şair için bu dönüşüm konaklarda başlayan varlıklı bir yaşamın, yerini ölümüne dek devam eden çileli bir mücadeleye bırakması demek olacaktır. Sunum:: İnandıkları ve kalem mücadelesi verdikleri değerler farklı olmakla birlikte, ikisi de değerleri uğruna ağır bedeller ödediler. “Cemrenin süzüldüğü her karışta insanoğlu bir örnek gülümser ya belki bu yüzden ortağız insanlığın tüm acılarına. İşte yine bu nedenle olsa gerek, tamamen farklı davalara adanan bu iki yaşamın, oğullarına verdikleri isim başta olmak üzere, pek çok ortak noktası vardır. Yaşadıkları acılarda da ortaklıkları devam eder. Benzer duyguları farklı üsluplarla dile getirip; hasreti çekilen daha iyi bir geleceği farklı ideallerde arasalar da oğullarına seslenişlerinde aynı deli hasretin cesur haykırışları vardır. Necip FAZIL Halimi düşünüp yanma Mehmed'im! Kavuşmak mı? .. Belki... Daha ölmedim! Mısralarıyla oğlunu yüreklendirirken; Nazım Hikmet Varna'dan Karadeniz akıyor durmadan, deli hasret, deli hasret, oğlum, sana sesleniyorum, işitiyor musun? Memet! Memet! Mısralarıyla oğluna sesini duyurmaya çalışacaktır. Evet, belki Jean-Jacques Rousseau’nun ironisinin nedeni, Necip Fazıl’ın, Nazım Hikmet’in mısralarında gizlidir. Bir anne Dünyada ters gidin bir şeyler, büyük bir sorun sezdiyse, öncelikle kendi çocuklarını kurtarmaya koşuyor olmalı ki Celile Hanım da oğlu Nazım Hikmet’e desteklemek için Galata Köprüsü’nde imza kampanyası başlattığında 70’li yaşlarına dayanmış bir anneydi. Görme yeteneğini kaybetmek üzere olduğu için üniversiteli bir gençten yardım alarak başlattığı kampanyasının tek bir amacı vardı: Oğlu Nazım… Oysa Nazım, tıpkı Necip Fazıl hatta belki Rousseau gibi çocuğundan ayrı düşmüştü çünkü onun yalnızca kendi çocuğu için değil, Kore, Yunanistan, Hiroşima….Kısaca Dünyanın dört bir köşesindeki çocuklar için “Güzel Günler”e ait düşleri vardı. Şair: Nazım HİKMET Öğrenci Şair: DOĞUM Anası bir oğlancık doğurdu bana; kaşsız, sarı bir oğlan, masmavi kundağında yatan bir nur topu, üç kilo ağırlığında. Benim oğlan dünyaya geldiği zaman, çocuklar doğdu Korede, sarı ay çiçeğine benziyorlardı. Makartır kesti onları, gittiler ana sütüne bile doymadan Benim oğlan dünyaya geldiği zaman, çocuklar doğdu Yunan zindanlarında, babaları kurşuna dizilmiş. Bu dünyada ilk görülecek şey diye demir parmaklığı gördüler. Benim oğlan dünyaya geldiği zaman çocuklar doğdu Anadoluda, mavi gözlü, kara gözlü, elâ gözlü bebeklerdi. Bitlendiler doğar doğmaz kim bilir kaçı sağ kalır mucize kabilinden. Benim oğlan benim yaşıma bastığı zaman, ben bu dünyada olmıyacağım, ama harikulâde bir beşik olacak dünya, siyah, beyaz, sarı bütün çocukları sallıyan mavi atlas döşekli bir beşik. Nazım Hikmet RAN Elif AKPINAR Türk Dili Edebiyatı Uzman Öğretmeni